Gâvur icadı / Rafet Aydoğan
1967-1968 yıllarında Yozgat ile bizim köy arasında magirus marka otobüs çalıştırıyordum. Arabam burunlu ve yirmi yedi kişilikti. Her yolculuk dönüşünde köydeki büyük pınarın önünde otobüsümü bir güzel yıkardım. Yozgat ile bizim köy arasındaki yol topraktı, yazın yollar çok toz olurdu. Kışın ise çamurdan geçilmezdi. Yazın toz, arabanın içine kadar girerdi. Yolcular toza alışmışlardı. Yol kıvrıla kıvrıla giderdi, yol kenarlarında çeşmeler gürül gürül akardı. Yozgat ile köy arasındaki güzel söğüt ağaçlarının olduğu bir çeşme başında mola verirdim. Yolcular arabadan iner, buz gibi suda ellerini yüzlerini yıkar ve sularını içerlerdi. Kimi azıklarını açar yer, kimi sigarasını içerdi. Yozgat'taki halk pazarı salı günleri kurulurdu. Salı günleri otobüs çok kalabalık olurdu. Salı pazarına tavuk, yumurta, tereyağı, yoğurt,bulgur ve arpa götürür satardı. Pazarda bunları satarlar, dönüşte bu parayla çayını, şekerini ve sigarasını alırlardı. Köyümüzün imamı Sait Hoca isminde biriydi. Sait hoca orta boylu, hafif şişman, soluk benizli, saçları hafif beyazlamış bir kişiydi. Bir cuma hutbesinde konu benim otobüse gelmiş. Bu otobüsün gâvur icadı olduğunu söylemeye başlamış. “Bu otobüse binerseniz cennete gidemezsiniz, cehennemlik olursunuz.” diyormuş. O sırada orada olan köyün öğretmeni dayanamamış: "Hocam, bu araç insanlığın rahatı için yapılmış. Yozgat'a sabah gidiyorsun akşama dönüyorsun daha ne olsun. At ve eşekle olsa kaç günde gidiyorduk” demiş. O sırada köylüler mırıldanmaya başlamış. Kimi öğretmeni desteklemiş, kimi de imama hak vermiş. Köylülerden biri, "Bu öğretmen gominist olmuş" demiş. Diğer bir köylü, "Hocaya niye karşı geliyorsun, niye hocanın dediğini yapmıyorsun? Günaha girme öğretmen!" demiş. Köyümüzün öğretmeninin adı Seyit idi. Uzun boylu, esmer ve zayıf bir köy öğretmeniydi. Bakmış iş büyüyecek, olacak gibi değil muhtardan yardım istemiş. Muhtar sözü geçen, aydın, sevilen bir insanmış. Muhtar, "Gardaşlar, Yozgat’a bir günde gidip gelemiyorduk. Yozgat’taki hanlarda ve otellerde kalıyorduk. Hanlar ve oteller hem pahalı, hem de pisti. Şimdi sabah gidiyor, akşama dönüyoruz, daha ne istiyorsunuz." demiş. Başka bir köylü, "Ama muhtarım, gâvurların yaptığı bir araca binmenin günah olduğunu Sait Hocamız söylüyor." Muhtar, "Ona bakarsan elektrik de gâvur icadı, kullanmayalım mı o zaman? İslam dini, akıl ve mantık dinidir." demiş. İşi tatlıya bağlamış. Muhtar bu sözleriyle köylüyü ikna etmiş. Köylü de zamanla otobüsün rahatlığına alışınca, bu tartışmalar son bulmuştu. Sait Hoca’nın fikirleri de zamanla yok olup gitti. Sait Hoca da bir daha köyde otobüs konusunda konuşmadı. Ama Sait Hoca'nın maceraları bitecek gibi görünmüyordu. Köyde sabah erkenden herkes tarlalara çalışmaya gider, hava kararmaya yakın geri dönerlerdi. Köyde rençberlik, zor ve yorucuydu. Köyün etrafında buğday ve arpa tarlaları deniz gibiydi. Yoncalıklar yeşil bir halıyı andıran insanın içine ferahlık veren yeşil futbol sahaları gibiydi. Delice Irmağı, köyümüzün yakınından geçerdi. Irmak, çevresine hayat verirdi. Irmakta çocuklar yüzer, kadınlar kilimlerini yıkar ve kara, iri yarı camızlar suyun içinde serinlerlerdi. Irmağın kenarlarında üzüm bağları, cennetten bir köşeydi sanki. Hasandede ve Delice üzümü yetişirdi. O sarı sıcağın altında köylünün çalışmaktan başka boş zamanı yoktu. Sait hoca ise namazdan arta kalan zamanda köyün içinde eli arkasında, kasketi yana kaymış bir şekilde dolaşır, tarlaya gitmeyen yaşlılarla akşama kadar sohbet ederdi. Evli ve dört çocuğu vardı. Sait Hoca gizliden gizliye köyün güzel gelinlerinden Dudu isimli gelini sevmişti. Dudu gelin etine dolgun, gösterişli bir kadındı. Ev işlerine düşkün, kocasıyla severek evlenen, evindeki ve çevresindeki yaşlılara hürmet gösteren sevilen biriydi. Şimdi anlatacağım olay olduğunda altı aylık evliydi. Düğünleri bir hafta sürdü. Aynı köyden akrabası “Go Kazım” lakaplı bir gençle evlendirdiler. Dudu gelini, süslü bir ata bindirdiler köyün içinde gezdirdiler. Ata ilk defa biniyordu. Dudu, ata binince çok korktu, ama bizim köyde adet böyleydi. Kurbanlar kesildi, yağlı güreşler yapıldı, içkiler su olup aktı. Dudu’nun kayınbabası, köyün şanına yakışır bir düğün yaptığını söyler dururdu. Köyde herkes tarlalara çalışmaya gittiği bir sırada, tarlada çalışanlara yemek hazırlamak ve ahırdaki hayvanlara yem vermek için gelen Dudu’yu, Sait hoca günlerdir takip ediyordu. Ahıra saklanmış, Dudu ahıra girip hayvanlara yem vereceği sırada beline sarılmış. Dudu, geriye dönünce hocayı görmüş, haliyle çok korkmuş ve çığlığı basmış, elindeki süt güğümünü de hocanın kafasına vurunca Sait Hoca, sersemlemiş. Dudu, Hoca’nın sersemlemesinden faydalanarak tarlalara doğru kaçmaya başlamış, koşarak tarlaya gelmiş, korkudan her yeri titriyormuş. Olayı kayınbabasına ve kocasına anlatmış. Dudu, "Tam ahıra girmiştim ki, arkamda bir ses duydum. Önce önemsemedim sonra arkamdan belime bir el sarıldı. Ama bir baktım ki köyün imamı Sait Hoca değil mi?" Ağlamaya başladı. Dudu, "Kafasına süt güğümünü vurdum, sersemleyince oradan kaçtım." Kayınbabası, "Vay namussuz vay, imam diye köyü ona emanet edip tarlaya geliyoruz." Kocası, "Baba, o adamı öldüreceğim namussuz adamın birisiymiş. Bir de bize camide bol bol nasihat verirdi." Kocası, kayınbabası ve diğer komşular o kızgınlıkla köye gelmişler. Her yerde aramışlar ama yer yarılmış Sait Hoca yerin içine girmiş. Köyde her yere bakmışlar ama hocayı bulamamışlar. Yıllar sonra Sait Hoca ile Ankara’daki Karşıyaka mezarlığında tesadüfen karşılaştım. Mezarlıkta din görevlisi olarak göreve başlamış. Gençleşmiş gibiydi, bakımlıydı, kılık kıyafeti düzgündü. İyi bir geliri varmış. Beni iyi karşıladı, odasına gittik çay söyledi. Fazla konuşmadı, sanki benim bir an önce gitmemi ister gibi bir hali vardı. "Eskilerden gelen giden var mı?" diye sordum. Sait Hoca, "Bırak o deyyusları hiç karıştırma" dedi. Sait Hoca, eski günleri anmak istemiyordu, köyden canını zor kurtarmıştı. Büyükşehirde yeni bir hayat kurmuştu. Karşıyaka Mezarlığı gibi büyük bir mezarlıkta çalışıyordu, saygın bir işi vardı, kimse de geçmişini bilmiyordu. Mezarlıktan ayrılırken, benim o köy yollarında sürdüğüm otobüsüm aklıma geldi. Mezarlığın etrafında gâvur icadı denen araçlardan şimdi o kadar çok ki… Rafet Aydoğan
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR